psikiyatri merkezi, psikiyatri merkezleri, Psikoterapi Merkezi, ruh sağlığı merkezleri

psikiyatrist

Psikiyatrist

Ankara psikiyatrist

Psikiyatri Uzmanı

12 Temmuz 2008

Romantik Kıskançlık

İlişkinin Tuzu Biberi Olarak Görebileceğimiz Tutku’ nun reçetesi mi ?

İlişkiyi Gitgide Yokoluşa Sürükleyen Bir Virüs mü ?

Kıskançlık milyonlarca yıl içinde işlene işlene gelişmiş ve uzun süreli hedefleri olan sevgi ile simbiyotik bir ilişki içinde olan bir duygudur. Terk edilme tehlikelerine ve sadakatsizliğe karşı kişide bir savunma aracı olarak gelişir. Kıskançlık binlerce biçimde kendini ifade edebilir. Bizim sözünü edeceğimiz kıskançlık ise daha çok özel ilişkilerde kendini hissettiren "kıskançlık" olacak. Kıskançlık dendiğinde çoğumuzun aklında oluşan ilk anlamlandırma muhtemelen "olumsuz" anlamıyla ifade edilir olmaktadır. Gerçekte ilişkilerde kıskançlık hangi noktaya kadar olumlu, hangi noktadan sonra olumsuz sonuçlar doğurur? Kıskanç bir partner kendini nasıl ifade eder ve ederken de aklından neler geçer ? Kurban rolünde kalan karşı tarafın içinde kaldığı durumlar neler?… Bu gibi bir çok sorunun yanıtlarını bulmaya ne dersiniz. Öncelikle "kıskanç kişi"den başlayalım:

Kıskanç partner içinde ne gibi bilişsel süreçler geçirir ve bunları nasıl dışavurur?

Bir kısmında bir veye birden çok korku egemendir; ihmal edilme korkusu, terk edilme korkusu, partnerini kaybetme korkusu, partnerini bir başka hemcinsiyle paylaşma korkusu… Bir kısımda ise derin bir güven problemi vardır ve karşı tarafa bağlanmada güvensizlik yaşar. Tehdit hissettiği kişilere karşı da tuzak kurma ve/ veya onları eleştirel değerlendirmede abartma eğilimi görülür. Partnerine karşı geliştirdiği bu duygulanımı ona karsı yansıtmada ise; anlamsız karşı çıkışlar, özgürlüğünü kısıtlayıcı davranış ve isteklerde bulunma (eşini sevgi zinciriyle sıkıca bağlama, sevdiği bu kişinin etrafına duvar örme, sevilen kişinin ne yapması, ne görmesi, ne düşünmesi gerektiği hakkında emirler yağdırması…) Bunlar yalnızca amaca ulaşmak, yani partnerine sahip olmak, arzusu ile seçilen yollardır.

Peki ilişkilerdeki bu kıskançlık duygusu nasıl ve ne zaman harekete geçer ?

Her ne kadar asıl yapılanma çocukluk çağlarına uzanmış olduğu düşünülse de (özellikle kardeş kıskançlığı ile kendini belirgin hale getirir), ilişkilerde durum biraz daha farklı şekil alır. Kıskançlık duygusu özellikle bir "terk etme sinyali" algılandığında (şüpheli bir ortadan kayboluş, davranışlarda bir değişiklik, yabancı biri ile göz teması yakalandığında, partnerinizin de o yabancıya tepkisiz kalmaması, ortaya çıkan yeni tek başına yapması gereken faaliyetler, cinsel yaşamda ani bir değişiklik…) harekete geçer. Bu işaretler, sadakatsizlik olarak algılanıp duygusal olarak tehdit hissedilirse alarma geçer. Çünkü bunlar, ilişkinin bitmesi ile bağlantılı çağrışımlar yaparak kişiyi var olan düzeni korumaya, git gide daha da emniyetlendirme çabalarına imkan tanıması için tetikler.

Kıskançlıkta sınır nedir? Nereye kadar ilişkiyi sağlamlaştırır, nereden sonra tüketir?

Beklenebilirlik sınırını aşmış (aşırı), olayları rasyonel algılamanın dışına çıkmış ve akıldışı tehditler algıladığını savunan bir psikiyatrik bozukluk olan paranoya çizgisine uzanan hastalıklı kıskançlık boyutunda yaşanan duruma hem kişinin kendisinde bir özyıkım hem karsı tarafta bunaltı hem de normal giden ilişkinin dramatik bir şekilde sona erişi bilinen ve beklenen bir sonuçtur. Bu durumda gerçek bir rakiple ilgilenen eşin oluşturduğu gerçek bir tehdit de algılandığından durum daha da vahimleşir. Kıskançlıkla kendine savunma düzeneği oluşturan kişi, asıl amacını yani hedefi elde etmekten çok onu kaybetmeye yol açan tavırlar sergilemeye başlamıştır. Bununla birlikte kıskançlık asıl hedefe işaret ettiği sürece ve sonuçları iki tarafı da zedelemediği sürece ilişkiyi besleyici ve zenginleştirici bir rol oynar. Romantik bir ilişki içinde kıskançlığın bu normal seviyede varolması değil, yokluğu kötüye işarettir. Bu hal duygusal iflasın habercisidir. Bu durum en azından bir tarafın kendisinin "sevilmiyor" olmasını düşündürtebilir. Bunun sonucunda duygusal patlamalar, öfkeli konuşmalar ile iletişim kopukluğu ortaya çıkarak ilişkinin bitmesine suç ortaklığı yaparlar.

Bir kıskançlık testinin ortaya çıkardığı ilginç sonuçlar

Western İllinois Üniversitesin’nden Dr. Eugene Mathes, evli olmayan ama duygusal bir ilişki içinde bulunan bir grup kadın ve erkeğe, bir ilişki içinde yaşanan kıskançlık testi uygulamış. Testten 7 yıl sonra bu insanlarla tekrar bağlantı kurmuş ve onlara ilişkilerinin şu anda ne durumda olduğunu sormuş. Teste katılanların yaklaşık olarak %25′ i evlenmiş, %75′ i ise ayrılmış. Evlenenlerin 7 yıl önceki kıskançlık puanları ortalama olarak 168 bulunmuş, ayrılanların ise 128. Sonuç, kıskançlığın uzun vadeli sevgi ile kaçınılmaz bir biçimde bağlantılı olduğuna işaret etmektedir. (Dr.David Buss, Dangerous Passion,2000.)

Kıskançlığın "olumlu yüzü " eşlere neler kazandırır ?

Eşler arasında bazı kıskançlık ifadeleri sevgi davranışları olarak da yorumlanabilir. Bu kıskançlığın ilk aşaması olarak tedbirli davranmanın artmasıdır.(son aşama ise şiddeti içerir ancak bu olumsuz aşamaya geçer.) Örneğin erkek, eşini günde en az bir iki kez aramasıyla ilişkiyi koruma ve uyanık olduğunu hissettirerek eşine sevgi mesajları vermiş olur. Ya da kadının uykusunun eşini düşünmekten kaçması onu derin sevgisinin işareti olarak algılanabilir. Bunun gibi, bir erkek kız arkadaşını çok sevdiğini arkadaşlarına anlatırken hem sevgisini haykırmakta hem de olası rakiplerine gözdağı vererek kız arkadaşından uzak durmaları gerektiği mesajını vermekte bir bakıma ilişkini korumaktadır. Daha da ayrıntılara indiğimizde aslında bütün rakip olarak algılanabilecek üçüncü şahıslar, tutkuyu daha da güçlendirebilmektedir.

Kıskançlığın ilişkiye zarar verdiğini hissettiğimiz anda neler yapılmalı ?

İlk başta hissedilen kıskançlık duygusunun kaynağı araştırılmalı, kişi önce kendi kendine bu sebepleri sıralamalı ve " zarar almadan bu durumun üstesinden nasıl gelebilirim sorusuna yanıt aramalıdır". Daha önceden kazanılmış olması gereken, kazanılmamış ise daha zor olacağından bir uzman desteği ile açık ve dürüst iletişim ile problemi sahiplenip, fayda getirebilecek çözümleri paylaşmalı ve orta yolu bulmayı amaçlamalılardır.

Psikolog Esin AŞKIN

Teşhircilik

Teşhircilik, Egzibisyonizm olarak da bilinir, cinsel organlarını başkalarına göstererek haz ve doyum sağlama. Cinsel teşhir hem hayvanlarda, hem de insanlarda cinsel eylemi başlatan davranışlardan biridir. Ama mahrem bir ilişki çerçevesinde yer almadığı sürece bu davranış, psikolojide cinsel sapma olarak değerlendirilir. Teşhircilerin genellikle tehlikesiz olmasına karşın ‘kurban’ çoğu zaman bu davranışı tehdit edici olarak algılar; teşhirden sonra çok ender olarak şiddet ya da cinsel saldırıya rastlanır.

Teşhirci kurbanının iğrenme ya da korku gibi tepkilerinden de haz ve doyum sağlayabilir, ama heyecanlanması için böyle bir tepki gerekli değildir. Zihinsel bir travma ya da çok yakın birinin kaybedilmesinden sonra teşhirciliğe yönelen kişiler görülmüştür. Ama kronik teşhircilerde genellikle ciddi bir kişilik bozukluğu vardır.

Teşhircilik olarak nitelenen davranışa hemen hemen yalnızca erkekler arasında rastlanır. Bunda kültürel koşullanmaların da rolü vardır. Kadınların çok çeşitli biçimlerde zaten kendilerini teşhir ettiği ya da kadın bedeninin çeşitli vesilelerle sürekli teşhir

Bağlanma Kuramı

Bağlanma Kuramı, psikolojide bireyin, başka bir kişiden yakınlık bekleme eğilimi ve bu kişi yanında olduğunda bireyin kendisini güvende hissetmesidir.

Bağlanma, genelde çocuk ile yetişkin bir birey -çoğu zaman anne- arasındaki olumlu bağı ifade etmek için kullanılan bir terimdir. Bağlanma kuramı hayvan gözlemleri ve deneyleri sonucunda gelişmiş bir kuramdır. Bağlanma ile ilgili ilk araştırmaları John Bowlby ve arkadaşları yapmışlardır.

Bağlanma kuramı insanların sosyal varlıklar olduklarını, diğer insanları yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayacak araçlar olarak algılamadıklarını kabul eder. Bu yönüyle Nesne İlişkileri Kuramı’na benzemektedir.

Bazı bağlanma kuramcılarına göre, bir kişinin erişkinlikte başka insanlarla kuracağı ilişkinin niteliği ve insanlardan beklentileri, bu kişinin küçüklüğünde annesiyle kuracağı bağlanma ilişkisi ile belirlenir. Anne ve çocuk arasındaki sıcak duygular, özellikle korku ve stres anlarında birbirlerine sağladıkları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma iki taraflı bir ilişkidir ve her iki tarafın da birbirinin ihtiyaçlarını karşılaması ile gelişir. Yeni doğan bir bebek beslenmek, temizlenmek, ısınmak, korunmak, kısaca yaşayabilmek için anneye ya da başka bir bakıcıya muhtaçtır. Ancak anneler, babalar ya da çocuğa bakmakla yükümlü diğer yetişkinler çocuğun bakımını sadece bir görev olarak algılamazlar, bundan mutluluk ve tatmin de sağlarlar. Çocukla yaşadıkları etkileşimin sonucunda onunla aralarında hissettikleri bağ giderek güçlenir. Bu bağlanmanın oluşmasında bebeklerin bir takım davranış özellikleri etkili olur. Bebeğin, ana-babasıyla iletişiminde kullandığı ve hayatının ilk dokuz ayında geliştirdiği davranışlarına bağlanma davranışları denir. Emme, sokulma/uzanma, bakış, gülümseme, ağlama bebeğin başlıca bağlanma davranışlarıdır.

Bağlanma davranışları

Emme

Çocuklar yalnızca süt emmek için annelerini emmezler, aç olmadıklarından da stresten uzaklaşmak için sürekli annelerini emmek isterler. Modern toplumlarda bu isteği yerine getirmek mümkün olmadığından bebekler parmaklarını ya da emziklerini, emilebilecek her türlü nesneyi emmeye alışırlar.

Sokulma/uzanma

Bütün memeli türlerinde yavruların anneyle yüz yüze gelmeye ve ona dokunmaya yönelik refleksleri vardır. Örneğin maymunlar, doğar doğmaz annelerinin üzerine tırmanırlar. İnsan yavruları doğduklarında kendi kendilerine ayakta duramaz ve yetişkinlerin ellerinde taşınmak zorundadırlar. Ancak onlar da kaskatı durmak yerine vücutlarını kendilerini taşımakta olan yetişkine kolaylık sağlayacak bir biçimde gevşek ve şekillendirebilir bir biçimde tutarlar. Bazı kalıtımsal beyin hasarları nedeniyle bu özelliği gösteremeyen bebekler, kendilerini ellerinde tutan yetişkinler tarafından pek sevecen olmayan bebekler olarak tanımlanmışlardır.

Bakış

Çok küçük bebekler bile anne ile göz kontağı ararlar ve bu arayışa anneden bir karşılık gelmezse ağlayıp huysuzlanarak tepki gösterirler. Bir araştırmada öncelikle annelerin bebekleriyle yüz yüze iletişimi gözlenmiş ve şöyle bir iki yönlü etkileşim saptamışlardır: Annelerin bebeklerine yaklaştıklarında genellikle gülümseyip yumuşak ve yüksek perdeden seslerle konuşmaya başlarlar, Bebekler buna karşılık olarak gülümseyip el ve ayaklarını çırparlar. Anneler çocuklarını yumuşak dokunuşlarla sever. Bebekler de kendilerine has sesler ile yanıt veririler. Gerçekten de bu tarz iki- taraflı etkileşim olup olmadığını anlamak için araştırmacılar annelerden bebeklerinin yanında ifadesiz bir yüzle durmalarını istemişler ve bebeklerin anneye olan tepkilerinde bir farklılık olup olmadığını gözlemişlerdir. Bu durumda bebekler, önce annelerini her zamanki gibi karşılamış fakat anneden hiçbir tepki (gülümseme, değişik bir yüz ifadesi) gelmeyince artık anneye bakmaz olmuşlardır. Arada bir küçük bir gülümsemeyle anneye bakıp onun halen ifadesiz olan yüzünü görünce başlarını yeniden başka taraflara çevirmişlerdir. Annelerin çoğunluğu çocuğun iletişim davetine karşılık vermeden durmanın çok zor olduğunu söylemiş, 3 dakika boyunca bebekleri yanında ifadesiz bir yüzle durmaya dayanamamışlardır. Dayanabilenler ise 3 dakikanın sonunda bebeklerinden özür dileyip ‘Ben tekrar eski benim, her şey yollunda, bana yeniden güvenebilirsin…” gibi sözler sarf etmişlerdir. Bu deney bebeklerin anneye bakışının ondan bir tepki almaya yönelik bir davranış olduğunu, anne tepki vermezse çocuğun rahatsız olduğunu ve anneye bakmaktan vazgeçtiğini ortaya koymuştur.

Gülümseme

Bebek gülümsemesi, insanlar için genellikle mutluluk vericidir ve pek çok insan bebekleri güldürmeye çalışır. Doğumlarından itibaren ilk 1 ay içinde bebekler yüksek seslere gülümseyerek karşılı verirler. Bunu keşfeden yetişkinler, bebeklerle yüksek sesle konuşur. 5 haftalıktan itibaren sesler değil, görüntüler önem kazanmaya başlar. Bebekler yüzlere, özellikle de hareket halindeki yüzlere gülümserler. Hareket eden bir maske bile bebekte gülümseme davranışını doğurur. 3 aylıktan itibaren bebekler aralarında özel bir bağ kurdukları anne, baba gibi kişiler kendilerine yaklaşırken gülümsemeye başlarlar ve bunun bağlanma açısından önemi çok büyüktür. Bu gülümseyişler anne, baba ve çocukla ilgilenen diğer kişiler için büyük birer ödüldür ve çocukla daha çok zaman geçirme arzusu yaratır.

Ağlama

Çocuklar acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında ağlarlar ve bu ağlama sesi yetişkinleri çok rahatsız eder. Ağlama, bebeklerin yetişkin ilgisine ve yardımına ihtiyaç duyduklarında kullandıkları bir sinyaldir. Bir iddiaya göre bebeklerin acıktıklarında, üşüdüklerinde, acı duyduklarında kullandıkları ağlama sesleri niteliksel farklılık gösterir. Bir Afrika kabilesinde gözlem yapan bir araştırmacı, bir bebek acıdan ifade eden ağlama sesini kullanırsa bütün kabile üyelerinin bebeğe koştuğunu, ama acıkmayı ifade eden ağlama sesini kullanırsa sadece annesinin ona koştuğunu iddia etmiştir. Sonraki çalışmalar, bebeklerin ağlama seslerini birbirinden ayıran şeyin niteliksel farklılıklar değil, şiddet farklılığı ve aniden ya da yavaş yavaş artarak ortaya çıkmasının getirdiği bir fark olduğunu göstermişlerdir. Eğer çocuk aniden ve şiddetli ağlarsa yetişkinler ağlamanın acıdan kaynaklandığını düşünürler. Yavaş başlayıp giderek yükselen bir ağlama sesi ise açlıktan, altını değiştirmek gerekmesinden, uykudan kaynaklanıyor olarak algılanır.

Yavru maymunların annelerine bağlanması

1969’da Harlow ve Harlow tarafından yavru maymunlar üzerinde gerçekleştirilen bir dizi deney, bağlanmanın açlık ve benzeri temel gereksinimleri karşılamaya yönelik basit bir tepkiden ibaret olmadığını göstermiştir. Bu deneylerde, doğumdan hemen sonra anne maymun ayrılan yavru maymunlara her biri gerçek annenin farklı özelliklerinden bir tanesini sunan yapay anne maymun modelleri sunulmuştur: Yumuşak ve tüylü bir oyuncak maymun (süt verme ve hareket etme kabiliyeti yok), metal tellerden yapılmış, bir süt şişesi bağlanmış yapay maymun (süt, yumuşaklık, sıcaklık sunma kabiliyeti yok) ve hareket edebilen fakat süt ve yumuşaklık-sıcaklık sağlayamayan maymun modeli. Yavru maymunların sadece besin sağlayan anne maymun modeline değil, hareket ve yumuşaklık sunan anne maymun modellerine de ilgi gösterip zamanlarını onlarla geçirdikleri görülmüştür. Besin sağlasa da, pasif olan anne maymun modeli yavrularda güven hissi uyandırmamış, gerçek anneyi modellemede tek başına yeterli olamamıştır. Gerçek maymunlarla iletişim kurmadan yetişen yavru maymunlar anormal davranışlar göstermiştir: Başka maymunlarla ilk karşılaşmalarında korkmuş ya da saldırganca davranmışlardır. Cinsel davranışlarında da anormallik görülmüştür. Bütün bunlar, erken yaşlarda anne ile kurulan bağın yavruların sosyal gelişimi için önemini göstermektedir.

Bağlanmanın ölçülmesi

Mary Ainsworth adlı gelişim psikoloğu, bir çocuk ile temel bakıcısı arasındaki bağlanma ilişkisini gözlemlemek üzere Yabancı Durum Testi denilen gözlem prosedürünü geliştirmiştir. Bu prosedüre göre çocuk 11-17 aylık bir çocuk, yirmi dakika boyunca bir oyun odasında gözlemlenir. Bu arada çocuğun bakıcısı (genelde annesi) ile bir yabancı (araştırmacının bir yardımcısı) belirli aralıklarla odaya girip çıkarlar. Odada yaşanan durumlara (yabancının varlığı, annenin yokluğu..vb.) çocuğun verdiği tepkiler videoya kaydedilir. Oyun odasında çocuğa yaşatılan deneyim şu şekilde gelişir:

Halüsinasyon

Halüsinasyon, bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir hissin mevcudiyetine inanma halidir. Varsanı olarak da bilinir.

Ruh hastalıklarında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. 5 duyunun da halüsünasyonu olabilir; görme, işitme, dokunma, koklama ve tat duyusu. Halüsinasyonlarda kişi, bir hastalığının olduğunu bilmeden, gördükleri, işittikleri ve hissettiklerine… tamamiyle inanır. Gözlerinde bozukluk olan şahısta veya migrende görülen ışık parıltıları halüsinasyon içine dahil edilmez. Bunlarda hasta olayın nedeni bilmektedir.

Hastanın düşünce ve fikirlerinin dışarıya aktarıldığını sanması, düşüncelerinin bir başkası tarafından biliniyormuş hissine kapılması, yabancı fikirlerin kafasına direkt olarak sokulduğunu zannetme gibi çeşitli ruhsal halüsinasyonlar da vardır.

Normal kişilerde aşırı fiziksel ve ruhsal yorgunluk, ihtiyarlık zamanında uykuya dalarken ve uyanırken görülen geometrik şekiller, gri veya renkli nesneler görülmesi normal olarak kabul edilir.

Ruh hastalıklarından şizofreni, psikozlar, psikonevrozlar, kısa sürede gelişen iç sıkıntısı hallerinde halüsinasyonlar sık görülür.

Beynin bir kısmını veya tamamını ilgilendiren tahribatlarda, tifo, menenjit, aşırı alkol kullanımı gibi durumlarda da çeşitli halüsinasyonlar ortaya çıkabilir.

İlaçlardan LSD, amfetamin, kannabiol, meskalin, psilosibin, esrar, morfin, kokain gibi maddelerle de halüsinasyon meydana getirmek mümkündür. Bu maddeler bu özelliklerinden dolayı, ilaç biliminde halüsinojenler denir.

Takıntı

Kategori: ruh sağlığı doktoru, ruh sağlığı merkezi — admin @ 11:05

Takıntı (obsesyon) ya da saplantı psikiyatri sözlüklerinde “yanlış olduğunu bildiğimiz halde kafamızdan atamadığımız, mantık ve muhakeme ile uzaklaştırılamayan, arzu edilmeyen saplantı halindeki fikirler” ya da “bilince takılarak korku ve bunalım yaratan, kişinin istemli çabalarına karşın kurtulamadığı ısrarla tekrar eden düşünce, hayal ya da tepiler olarak” tanımlanır.

Mikrop kapma düşüncesi, aykırı cinsel düşünceler ve küfürlü dinsel düşünceler takıntılara örnek olarak gösterilebilir.

Bu düşünceleri etkisizleştirmek için yapılan hareketlere ise kompülsiyon adı verilir. Mikrop kapma takıntısını gidermek üzere aşırı temizlik, küfürlü dinsel düşüncelere karşı dualar etme, birtakım kelimeleri sessizce tekrar edip durma veya içinden sayı sayma kompülsiyonlara örnek olarak gösterilebilir. Takıntılar kişinin anksiyetesini (kaygı) arttırırlar; kişi de anksiyetesinden kurtulmak için kompülsiyonlara yönelir.

Stokholm Sendromu

Stokholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiye duygusal anlamda bağlanması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan terim.

Psikiyatr Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom ismini 1973 yılında İsveç’in başkenti Stokholm’de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nişanlısını terkederek, kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

Stokholm sendromu, birçok rehine olayında yaşanmıştır.

Afazi

Afazi: Söz yitimi. Disfazi olarak da bilinir. Hastalık, beyinden kaynaklı bir bozukluk sonucu sözcüklerin seslendirilememesi ya da anlamlandırılamaması olarak kendini gösterir. Hastalığın kimi türlerinde; hasta ağzını oynatıp bir takım sesler çıkarabilir ama kendisi sözcük oluşturma yetisinden yoksundur.

Broca Afazisi
Ağır şekillerinde hasta hiç konuşamaz. Daha hafif şekillerinde birkaç kelime veya grameri eksik olan kısa cümle parçacıkları söyleyebilir. Buna telgraf şeklinde konuşma denir. Bir kısmında dua veya şarkı gibi konuşmanın otomatik yönüyle ilgili beceriler bir ölçüde korunmuş olabilir. Hasta, düşündüğünü söyleyememekten ötürü sıkıntı içindedir. Konuşmaya çalışırken yaptığı yanlışların da farkındadır. Hasta söyleneni veya yazılanı anlar ama yazı yazmayı başaramaz.

Wernicke Afazisi
Bu tip afazinin temel özelliği, hastanın söyleneni anlamamasıdır. Bazı kısa emirleri anlayıp yerine getirebilse bile daha karmaşık, birkaç kademeli emirleri anlamaz. Hasta kendisinden yeni bir şey istendiği zaman yine ilk söylenen şeyi yapar. Wernicke afazisi Broca afazisinin aksine akıcı bir afazidir. Hasta bol ve akıcı bir şekilde konuşur ama başkalarının söylediği şeyleri anlamadığı gibi kendi söylediğini de anlamaz. Konuşması anlamsızdır. Bir kelimenin yerine yanlış bir kelime kullanır veya o dilde bulunmayan anlamsız kelimeler icat eder. Hasta yazılı metinleri okuyup anlayamaz. Yazı yazabilir ama yazısı konuşması gibi anlamsızdır. Söyleneni tekrarlama ve objeleri adlandırma bozuktur. Hastalar konuşurken yaptıkları yanlışların farkına varmazlar.

Global Afazi
Total afazi de denilmektedir. Hastanın anlaması, konuşması, yazması, okuması, söyleneni tekrarlaması ve objeleri adlandırması hep birlikte ve değişik derecelerle bozulmuştur.

Ayrılıklarda Sevdaya Dahil..

Kategori: ruh sağlığı doktoru, ruh sağlığı merkezi — admin @ 11:04

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun.Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar.Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin……
Cemal Süreya (Aşk)

Sevgi ve aşk…Türk dilinin zenginliğinden, benzer iki kavrama daha çok anlam. Sevgi verebilmek, sağlıklı sevebilmek ne kadar önemli. Nedir sağlıklı sevgi? Başkaları tarafından sevilmek, beğenilmek, değer verilmek her insanın istediği normal bir duygudur. Sevgi duyduğu kişiye, zaman zaman öfke, kızgınlık gibi olumsuz duyguları da hissedebiliyor, yapıcı eleştireler yapabiliyorsak, bazen yalnız kalmak isteyebiliyor ve onun isteğine saygı duyabiliyorsak sevgiden bahsedilebilir. Sevgi bir duygusal bağımlılık gerektirir. Sadece birinin diğerine bağımlı hal aldığı durumlarda yaşamı yok edebilir.

Ayrılıklar da sevdaya dahil diyor şair. Gerçekten de sevebilmenin önemli bir parçası da ayrılabilmeyi bilmektir. Bağlılıkları terk etmek zordur, ama bağımlılıklardan kopmak çok daha zordur. “kendisinden ayrılan eşini, sevgilisini sokak ortasında öldürdü” ya da “sevgilisi terk eden genç kendini öldürdü” Gazetelerin üçüncü sayfalarında ne kadar sık rastlanan bir haber olduğunun farkındamısınız? Şöyle bir okuyup geçtiğimiz, vah vah dediğimiz, cani diye kızgınlık gösterdiğimiz ama en kötüsü artık adeta kanıksadığımız haberler.

Doğduğumuz zaman sağlıklı olabilmemiz için annemizle “bağlanma” gerçekleştirmemiz gerekir. Onun duygularını yansıtır, adeta onunla var oluruz. Sonra ruhsal gelişimimiz için, yine bebeklikte tamamlamamız gereken süreç ayrışma ve bireyselleşmedir. Eğer bunu başaramazsak gelişimimiz sağlıklı olmaz. İşte daha yaşamın başında sağlıklı ayrılmayı, sevgiyle bağımlı olmak arasındaki farkı, beceremezsek birey olamamayı öğretiyor yaşam. Daha sonra yaşam da uygulayabilelim diye, ayrılmanın hayatın gerekli bir parçası olduğunu bilelim diye. Altı aylıktan itibaren başlar ayrılık kaygımız. Annemizi ararız devamlı.Oyun oynarken, yemek yerken bir yandan onu kontrol ederiz kayboluyor mu diye. Ama üç yaşından itibaren ayrılık kaygısının azalarak kaybolması gerekir. Kaybolmamışsa başta okula gidememek olmak üzere yaşamımız etkileyen bir tehlike haline gelir.

Erikinlikte baş edilmesi gereken iki tür ayrılık çıkar önümüze. Biri kısa ve mekansal ayrılıklardır. Birinden biri gitmek zorundadır. Araya zaman ve mesafe girmesi gerekir. Ama bilirsiniz ki ayrıldığınız kişi oradadır. Döndüğünüzde yine orada olacaktır. Bu rağmen kaygılanırsınız bazen. Hani kalana ya da size kötü birşey olacakmış hissi gelir, bir daha görüşemeyeceğinizi düşünürsünüz. Eğer kısa sürerse bu duygunuz, biraz hüzünle devam edersiniz.Ama uzarsa işte yeniden ayrılık kaygısı başlamıştır.Yaşınız kaç olursa olsun tedavi zamanı gelmiş demektir. Erişkin dönemde bu kaygı, bazen panik bozukluğu bazen de depresyon göstergesi de olabilir çünkü. Kalp çarpıntısı, terleme, karın ağrısı, bulantı, kızarma size hastalandığınız görüntüsü verir. Ama genellikle akla kalp hastalığı gibi fiziksel rahatsızlıklar gelir. Oysa bunların hepsi sadece ayrılığın katlanılamayan acını gösterebilir.

Bir başka ayrılık ise sevdiğini düşündüğün, bazen yaşamının önemli bir kısmını geçirdiğin kişiden temelli ayrılmaktır. Gidenin de, kalanın da acıdığı, ne yapacağını bilemediği ayrılıklar. Gidenin mutlaka nedenleri vardır oysa.Ya sevgisizliği görmüştür kendi yüreğinde ya da birlikte sürecek geleceğin umarsızlığını.Söylemek, yapmak zor gelse de gitmek ister,kararı verdiği anda hazırdır. Bedel neyse ödemeyi göze almıştır, ya da zaten ödediğini düşünmektedir. Ardına bakmadan gitmeye kalkar. Ama kalan, çoğunlukla bu gidişe henüz hazır olmayan….Genellikle gidenin yanıldığını düşünür, hata yaptığını, bu hatayı ona anlatması gerektiğini, geri döndürmesi gerektiğini. Çırpınır durur öfkesi ve acısıyla. Öfke ve acı yan yana geldiğinde hatalar artar, gidenin geri gelmesi için yapılan davranışlar, gidenin gitmesini haklı kılmaktan öteye geçemez çoğu kez. Kalanı daha da tüketen, koparan,yeni bir yaşama geçmesini engelleyen bir sürece döner. Kabullenme zaman alır, zaman da bazen güzel duyguları, anıları ve yaşanabilecekleri yok eder. Sonra ne giden geri gelir ne de yitirilen zaman. Oysa gideni ve nedenlerini anlamaya çalışmak, yapılan yanlışları düzeltmeyi bir daha ki sefere bırakabilmek, ayrılığın hüznünü dimdik yaşayabilmek dinginlik getirir. Her biten ilişki birşeyler bırakır yüreklerde. Kalanların güzel şeyler olması ise bizim elimizde. Sağlıklı sevgi, sağlıklı ayrılık sağlıklı gelecek demek.
Her şeye rağmen sevebilip, sevilebilip de ayrılık acısı çekmiş olmak, sevme, bağlanma ve bırakılma korkusuyla hiç sevememiş olma acısını yaşamaktan daha anlamlı değil mi?

Kimlik Bunalımı Ve Kimlik Karmaşası

“Ergenliğin normalliği, anormalliğidir.”
Anna Freud

Çocuklukta öğrendiğimiz herşey birgün gelir erişkin dünyasındaki yeni değerlerle karşılaşır. İşte o günün geldiği dönem ergenlik dönemidir.Eski değerlerle yeni değerlerin karşılaştırıldığı, mesleki, cinsel ve sosyal kimliğin tanınarak oturtulmaya çalışıldığı sırada yoğun çaba harcanır. İşte bu yoğun çabanı adı kimlik bocalamasıdır. Kendi kimlik duygumuzu kazanabilmek için, ergenlik döneminde verdiğimiz bu savaş normaldir. Kimi genç bu savaşı sessiz sedasız verir, kimi gençse fırtınalı, ama verir. Bu savaş sırasında anne babalarla, toplumla çatışmalara girilir. Bu çatışmalar bazen yoğun ve yıpratıcı, bazende kolay olur. Çünkü genç anne babadan kopmaya, bağımsızlaşmaya, kendi toplumsal beklentilerini yapılandırmaya çalışmaktadır. Eğer bunu yapmazsa, sağlıklı bir şekilde erişkinler dünyasına katılamayacaktır.Bağımsızlık istemek kolaydır, ama bunu elde etmek zordur. Daha zor olanı elde edilen bağımsızlığın doğru olarak, nasıl kullanılacağını bilmektir. Bazen anne babadan kopmaya çalışırken, başka gruplara bağlı hale gelir.Bu değişimler hızla olabildiği ve denge sağlanabildiği gibi, bağımsılığı ararken onu tamamen yitiren gençler de olabilir.
Annem-Babam herşeyi bilir? Ya ben?
Özdeşim döneminde, babasına ve annesine benzemeye çalışan çocuk, özdeşim yaparak kimlik oluşturur. Onun anne babasının harika olduğu dönem, gençlikte yerini hiçbirşey bilmeyen aileye terk eder. Artık varlık göstermenin şekli, onlarla öğünmek değil, onlardan daha iyi olabilmektir. Daha iyi olabilmek için farklı yollar seçer gençler. Kimi ailelerinin tüm olanaklarını kullanarak, hatta onların yaptıklarını yaparak kendini kanıtlar. Kimi ise kendini kanıtlamanın yolunun, onların verebileceklerini tümüyle red ederek, farklı şeyler yapmak olduğunu düşünür. Bu seçim zor ve acı verici olabilir. Ailenin gence tutumu bu bunalımı yaşama şiddetini etkiler. Aslında gencin yaşadığı bu kimlik bunalımı, ailenin de bunalımı haline gelebilir.Onu bu arayışına izin vermeyen, ya da anlamayan aile engellemeleriyle, küçümsemeleriyle, herşeyi biz biliriz tavırlarıyla bu normal gelişimsel dönemi, fırtına haline getirebilir. Hiç engellemeyen ama destek göstermeyen, yol göstermeyen aileler ise belki fırtınaya tutlmazlar ama genç çocuklarının içindeki fırtınadan da haberleri olmaz.
KİMLİK KARMAŞASI
Erikson, gençlik döneminin çocukluk ve erişkinlik dönemi arasında bir geçiş,bekleme, askıya alış dönemi olduğunu söylemiştir. Kimlik bocalaması farklı yoğunlukta yaşanarak geçer. Ama bazı gençlerde, kimlik bunalımı ağırlaşır, uyum ağır bir şekilde bozulur. Artık söz konusu olan kimlik karmaşasıdır.Bir türlü atlatılamayan bir belirsizlik ve çalkantı sürer gider. Gerçek hiç bir karar veremez, seçim yapamaz. Be karar verememe ve seçim yapamama meslekten cinsel kimliğe değin uzanır.Ağır cinsel kuşkular oluşur. Hangi cinsten hoşlanmaktadır, cinsellikte yeterlimidir gibi sorulara bir türlü yanıt bulamaz. Anne babasının, toplumun hatta kendisinin bile beklentilerine ters gelen davranışlar içine girer. Okuduğu okul birmek üzereyken, orada olmaması gerektiğini düşünenler olur. Başkaları gibi olmaktan nefret eden genç, onlara benzemek istemez ama ne olmak, kim olmak istediği sorusunun yanıtını da bulamaz. Bu kimlik karmaşası değişik ruhsal sorunlara neden olur. Borderline kişilik bozukluğundan başlayıp, şizofreniye değin uzanan bir tablo ortaya çıkabilir. Kim olduğunu bilememenin getirdiği çökkünlük depresyona, depresyon paniğe ve intihar girişimine ulaşır. Kuşkucu, alıngan, kendinin anlşılmadığını ve haksızlık yapıldığını düşünen genç yaşamın tadının çıkaramaz olur. Uyumsuz insan ilişkileri, yüzeyel gelip geçici, kendini aradığı ama bulamadığı aşklar,tepkisel davranışlar…
Kimlik karmaşasının çözümü
Sağlıklı çözüm, karmaşadaki gencin uygun danışma ve tedavi ile iyileşmesi ve kimliğini tamamlamasıdır. Ama herzaman mümkün olmaz. Gençlik döneminde olur diyerek hekime ulaşamayan ya da aileleri tarafından fark edilip ele alınamayan kimlik karmaşaları farklı şekillerde sonlanırlar. Bir sonlanış, olumsuz kimlik oluşturmaktır. Toplumun ve ailesini istediği gibi olamayacağı inancına kapılan genç, tam tersi bir kimliği benimser.Uyuştururcu, farklı dini inançlar,dinini değiştirmek, yetiştiği toplumun tüm değer yargılarını redetmek bunun yansımalarıdır.Kimi zaman ise topluma meydan okuma olumsuz kimliği kanıtlamanın yolu olur. Şiddet eylemlerine, terör eylemlerine katılan gençler bu yolu seçenlerdir. Bu kimlik karmaşası, bazı kişilerce yönelendirilir ve olumsuz kimlik pekiştirilir.Bazen bu kimlik karmaşası, “seçilmiş yaşam biçimi”adı altında sürer. Düzenli yaşayanlar, çalışanlar, çoluk çocuğa karışanlar küçümsenir.Geç yaşlarda,bazen serüven peşinde, bazen çapkınlıkta, ama boşlukta kimlik arayışı sürer gider.
Hepimizin, kimi zaman gururla söylediğimiz “içimde bir ergen taşıyorum, asla yaşlanmayacağım” sözü vardır ya, aman dikkat edin içinizde taşıdığınız bir ergen değil, hala bulamadığınız kimliğiniz olabilir.

Delice Sevildiğine İnanmak:Erotomani

Kategori: Psikiyatri — admin @ 11:03

Ne kadar sık duyar olduk bu terimi: “beni delice seviyor” ya da “delice seviyorum”. Arkadaşlarımız, genç çocuklarımız, büyük sanatçılarımız, üçüncü sayfa haberlerine konu olan, “delice sevgi” nedeniyle ölen ya da öldürülen nice adını, kimliğini sadece haber olarak okuduklarımız. Delice sevmekten kast edilen genellikle çok ama çok sevmek, herşeyden vaz geçecek kadar sevmek, hatta ölecek,öldürecek kadar çok sevmek.Peki, sağlıklı bir insan nasıl kıyar sevdiği kişiye, sağlıklı bir insan nasıl vaz geçer yaşamdan sırf sevdiği onu sevmedi diye. İşinden, sağlığından, ailesinden,değerlerinden nasıl kopar…Oysa ne diyor şair: “Yani sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı? Yani Tahir’i Zühre sevmeseydi artık, yahut hiç sevmeseydi, Tahir ne kaybederdi Tahir’liğinden….”Bir yerlerde yanılıyoruz.Yanılıyoruz ve haksızlık ediyoruz sevgiye de, deliliğe de…

Hiç tanıdınız mı, gördünüz mü, okudunuz mu bilmem ama bazı insanlar var yanımızda, yöremizde.İşinde, gücünde,okulunda başarılı,adeta istediği herşeyi alde edebilecek denli güçlü.Bir gün birinin onu sevdiğine karar verir. Herhangi birinin, tanıdığı, tanımadığı,genç, yaşlı,uygun, uygun olmayan.Artık bu kavramların anlamı yoktur. Kendisi sevmiştir ve karşı tarafta onu sevmektedir.Hem de çok sevmektedir.Ondan başka bir şey düşünmüyordur. Bir süre sonra masum görünen bu inanç hem kendi hem de diğer kişi için sorun haline gelir. Ne yaparsa yapsın karşı taraf sevmediğini,istemediğini anlatamaz. O anlattıkça öfkelenir,”olamaz, aslında beni delice seviyor ama engel oluyorlar”başlar. Hele bir de çevresi narsisizmini destekliyorsa, “seni kesin seviyor, sevmese şunu yapmaz, söylemezdi, seni sevmeyecekte kimi sevecek” gibi sözlerle,zaten kendini büyük ve üstün gören kişinin beklentisini arttırırsa olay artık bir kabus, hatta hastalıktır. Erotomani, sanrılı bozukluk ya da delice sevildiğini sanma..Adına ne derseniz deyin sonuçta ortada olan duygu sevgi değil hastalıklı bir sanrı haline gelmiştir.Telefonlar, izlemeler, mesajlar,imzasız notlar,hediyeler birbirini izler.Bireyin bazı davranışları aşkın kanıtı şeklinde algılanır.Bu şekilde kendisiyle ilişki kurduğuna, haber yolladığına inanılır. Gün gelir kurgular, oyunlar yetmez olur ve şiddet gelir. Bazen sevdiğini söylediği kişiyi manen yok etmeye, işsiz, güçsüz,yalnız bırakmaya, bazen de madden yok etmeye, yaralamaya hatta öldürmeye varır. Ama o hala karşı tarafın kendine aşık olduğunu, çok sevdiğini söylemektedir.Artık önüne ne sıfat getiriseniz getirin gerçek bir sevgiden bahsetmenin olanağı kalmamıştır. Üstelik bunun bir hastalık olduğuna, tedavi gerektirdiğine ikna edemezsiniz onu. Hastaneye başvurular az olsada, sıklığı çok da az değildir. Çoğunlukla kadınlar da görülse de, başı yasalarla belaya girenler genellikle erkeklerdir.

Şimdi bu sevgi! Şeklini gördükten, bu tür çok ama çok sevildiğini, sevdiğini söyleyenleri tanıdıktan sonra, “delice seviliyorum” tanımlamasını rahatlıkla kullanabilecekmisiniz? Gazeteyi açıp, sevdiğini önce günlerce telefonlarla, mesajlarla, takip ederek taciz eden, sonra da bıçaklayan kişiyi hoş görebilecekmisiniz? TV de göz yaşları içinde ne kadar çok sevdiğini, sevdiği uğruna herşeyi yapabileceğini söyleyen, onun da kendini sevdiğinden emin olduğunu,hatta çok sevdiğini bildiğini, karşı tarafın defalarca, çeşitli yöntemlerle, değişik zamanlarda sevmediğini, ya da artık sevmediğini ve istemediğini söylemesine karşın, sürekli idda eden kişiye “sağlıklı” diye bakabilecek, hatta bu şekilde sevebildiği için karşı tarafın ne kadar şanslı olduğunu açıkça söyleyemezsenizde, aklınızdan geçirecek ve korkusuzca “keşke ben de birini böylesi sevebilsem” diyebilecekmisiniz?Kendinin hiç istemediği,ya da bir süre sonra vaz geçtiği, uzaklaşmaya çalıştığı bir ilişki, bir sevgi nedeniyle işini, itibarı, huzurunu, sağlığını, mutluluğunu, geleceğini, umutlarını ve bazen yaşamını yitiren kişiye “yanlış sevgi kurbanı” ya da “hatasının bedelini ödeyen” biri derken, bir gün kurbanın siz olabileceğini hiç aklınıza getirecekmisiniz?

Gelin kendimizi bilelim, gelin biz seviyoruz diye sevdiğimiz kişinin de bizi sevmesi gerektiği sanrısından vaz geçelim, çevremizdekiler “ne kadar yüce ve sevilesi olduğumuzu söylese de herkesin bizi sevemeyeceğini anlıyabilelim, gelin sevginin karşılığı olmadığını sadece bizim duygumuz olmasının yetmesi gerektiğini, karşıyı zorlarsak sevgilerimiz yitireceğimizi görelim, gelin yüreğimizle, ama akıllıca sevilelim,sevelim.

Yeni Yazılar »

WordPress üzerine kurulmuştur.